oyun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
oyun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Nisan 2012 Cuma

4000 yıllık savaş ve strateji oyunu MANGALA...!

DÜNYA DA   OLİMPİYATLARI  DÜZENLENEN BİZLERİN İSE DAHA PEK TANIMADIĞIMIZ  OYUNUMUZ MANGALA.

İKİ KİŞİ NİN KARŞILIKLI OYNADIKLARI OYUNDA HER OYUNCUNUN 48 TAŞI  VAR.
AMAÇ RAKİBİN HAZİNESİNİ KENDİ HAZİNENE EKLEYEREK TÜM TAŞLARINI ALMAK.
TAŞLARINI ÖNCE KAYBEDEN MALUP OLUYOR....

BU GÜZEL OYUNLA İLGİLİ DÜŞÜNCELERİNİZİ BEKLİYORUZ....





27 Eylül 2011 Salı

fifa 2012 inceleme


Fifa 2012 Ön İnceleme

Futbol oyunlarının iki dev ismi arasında olan Fifa 12 için daha önce de belirtmiş olduğumuz bilgiler doğrultusunda bir paylaşım yazısı sunacağım sizlere. Oyuna ait ilk bilgileri yayınlama konusunda Resmi Playstation dergisinin hakkını yememek lazım. Bu noktada sizlere resmi olarak duyurusu yapılan ilk bilgileri madde madde açıklayacağım. OPM’nin Fransız ayağı olan Fifa-Fuma ‘dan alınan bilgiler doğrultusunda yapılan tercümelerde bazı yanlışlıklar olabilir bunun için affınıza sığınarak yazımıza geçiyorum.

FİFA 12′DE DARBE MOTORU OLACAK


Peki bu ne işe yarıyor,bize nasıl bir sunum sağlayacak? İmpact Engine adını taşıyan bgu sistem ekrana en doğru temas ve darbe vuruşlarını yansıtacak. Özellikle ikili vuruşlarda yapılan darbelerin kim tarafından daha önce temas ettiğini anlamamızı kolaylaştıracak.

BE THE REFREE MODU OLACAK


Kaleci olma özelliği sayesinde üçlü oyunlarda iki kişi oyuncu olarak devam ederken hakem olma özelliğine de erişme fırsatınız olacak.

YAPAY ZEKA SİSTEMİ OLACAK


Bu sistem üzerinden bir çok oyuna erişim sağlamış olabilirsiniz yani sistem hakkında az çok bir bilginiz vardır.Oyun içerisindeki rolü ise sakatlanan,ağır yaralı oyuncuların vücutlarının ne duruma geldiğini yakından takip etmek olacak.

OYUNCULAR HASSAS OLACAK


Maddenin kendisi de zaten yeterince açıklayıcı ancak biz gene de yorumlamadan geçmeyelim.Bu maddeden anlaşılacağı üzere oyuncular en küçük şeyden zarar görecek.Yani,üzerlerine gelen top bile onları zedelemeye yetecek.

FİFA 12 KÖR PASLAŞMAYI ORTADAN KALDIRACAK


Al Vision Game , yani Yapay Zeka sayesinde gerçek bir paslaşma heyecanını yaşıyor olacaksınız. Yani, görüş mesafesinde bulunmayan bir oyuncuya atacağınız pas bu sistemde geçersiz olacak.

YAPAY ZEKA İNSAN BEYNİNE YAKIN OLACAK


Bu ne demek diyeceksiniz,evet biraz tuhaf geliyor ancak şöyle diyebiliriz;oyuncular arasında yetenekleri doğrultusunda hareket sağlanacak.Bu onlara yavaşlık vermiyor bilakis daha opsiyonlu hareket etmelerini  sağlıyor.

FORMA VE SPONSORLARDA OYNAMA YAPILABİLECEK


Bu sayede oyuncular kendi takımlarını oluşturuken sadece forma isimleri üzerinde değil, onlara sunulan veritabanı üzerindeki sponsorları için  de kendileri özgürce seçim yapma fırsatına sahip olabilecek.

FİFA 12 YEPYENİ SUNUMLARLA GELECEK


OPM, verdiği bilgiler doğrultusunda Fifa 12 maçları için yeni bir sunum tarzı geliştirildiğini ve bu sunum için İngiliz taraftarlarından esinlenildiğini vurguladı.


YENİ STADYUMLAR OLACAK


Oyun içi ışıklandırmanın daha tadında olarak sunulacağı düşünülen 3 yeni stadyum maçlara açılacak.

DİRBLİNG FIRSATI VERİLECEK


Sağ ve sol analog stickler için düşündüğümüzde sol analog için dirbling yapma imkanınız olacak.

KAMERADA ZOOM ÖZELLİĞİ OLACAK


Oyunun daha yakından takibi için zemini oldukça yakından gösteren zoom sistemi olacak.Bu sayede gerçek bir maç heyecanıyla oyuna konsantre olabileceksiniz.

MENÜ ARAYÜZÜ FARKLI OLACAK


Önceki Fifa’larda menü arayüzleri daha karmaşıktı ancak; Fifa 12 için ise aynı şeyi söylemek mümkün görünmüyor.

Bu maddelerden anladığımız kadarıyla Fifa 12 ‘BOMBA’ bir çıkış yapacak gibi görünüyor,ancak göründüğü gibi mi olacak bekleyip göreceğiz.

5 Eylül 2010 Pazar

GTA 5

Çıktığı zaman baya bir yankı uyandıran hatta birçok oyun dergisi tarafından yılın oyunu seçilen GTA4 bir yana şimdi de 5. oyun geliyor. Rockstar Games, 5. oyun hakkında detaylı bilgi vermese de oyun hakkındaki haberleri doğruladı. Tabi bir yandan da oyun hakkında ufak tefek bilgiler verdi.
Mesela, Grand Theft Auto V ‘de görev yapacağınız şehri kendiniz seçebileceksiniz. Ayrıca oynayacağınız karakteri de siz istediğiniz şekilde oluşturabileceksiniz.
Oyun Ne zaman gelecek?
GTA 5′in 2010 yılında en geç ise 2011 yılında piyasaya sürüleceği belirtiliyor. Tahminimce, yine 2010 yılının sonlarında piyasaya çıkacaktır.

1 Eylül 2010 Çarşamba

prince of persia

Büyük seriler nasıl meydana gelir? Önce bir adam tamamen amatör ruhlarla bir oyun yapar. Daha sonra bu oyun büyük bir firmaya devredilir ve ortaya Prince of Persia efsanesi çıkar. İlk olarak 1989 yılında Jordan Mechner tarafından geliştirilen Prince of Persia, Ubisoft Monterial ekibinin hünerli parmaklarına devredildi. . “Sands of Time”, “Warrior Within” ve “The Two Thones” şeklinde seyreden seri bugün en sevilen serilerden biri olmayı başardı. Üçlemenin son oyunu etkileyici bir finalle bizlere veda ettikten sonra, iki yıl kadar seriden haber alamamıştık. Ancak takvimler 2008 aralığını gösterdiğinde cesur kahramanımız görkemli bir dönüş yaptı. Fakat bunu duyar duymaz oyuna “hop” diye dalmadan önce bir şey bilmenizde fayda var; öncelikle kafanızdaki Prince’i bir kenara koyun. Çünkü Prince görmeyeli birazcık değişmiş (eyuh!)

Aaa Elika! Akşama ne yapıyorsun?

Çölde çaresizce eşeğini arayan Prince, küçük bir çukurdan aşağı düşünce al yanaklı, kızıl saçlı, güzeller güzeli Elika’yla karşılaşıyor. Bizim Prince’i güzelliğini kullanarak ayaküstü kandıran Elika “Hadi birlikte Ahriman’ı durduralım” benzeri komik bir davetle mücadelesine katıyor ve Prince kendini hiç hayal etmediği bir serüvende buluyor. Şöyle ki, uzun yıllar boyunca Tree of Life’da (yaşamın kaynağı) mahsur kalan kötü yürekli Ahriman, buradan kaçıyor ve ebedi emeli olan “Dünya’ya kötü güçleri yayma” politikasını harekete geçiriyor. Buna karşı koymak isteyen Elika ve Prince birbirinden güzel ve heyecanlı maceralara giriş yapıyor. Gördüğünüz gibi senaryo fazlasıyla Okami’ye benzese de içerisinde birçok farklılığa yer veriyor. Karşınıza çıkacak birçok yaratıcı düşünce, bu bilindik senaryoyu oldukça değiştirecek. Aynı zamanda ana seriden fazlasıyla koparacak. Çünkü serinin ana konusundan tamamen farklı karakterler, mekanlar ve zaman diliminde geçiyor. Somut ve soyut anlamda birçok farklılığa rastlayacağız.

Oyunun simgesine tıkladığınızda karşınıza çıkan ekranda “Ayarlar” seçeneğine tıklayarak sisteminize göre en uygun ayarları yapmanızı tavsiye ederim. Zira çok güvendiğim sistemim 1280*1024 çözünürlük üstüne çıkmayı denediğimde her 15 dakikada bir hata raporu verdi. Bu yüzden sisteminizi bir gözden geçirin derim. Oyunu açtığımızda oldukça hoş gözüken menü bir o kadarda etkileyici yapıda. “New Game” seçeneğine tıklayarak oyuna başlıyoruz. İlk bölümde Elika’yla tanıştıktan sonra tam anlamıyla kontrolü ele alıyoruz. İlk anlarda her Prince of Persia oyununda olduğu gibi kontrolleri öğreniyoruz. Ancak çabucak alışacağınızdan eminim, zira duvara tırmanmak, duvarda yürümek, zıplamak gibi unsurlar ilk oyunla aynı yapıda. Space tuşu ve farenin sol tuşuyla atlama işlemlerinin büyük bir kısmını hallediyoruz. Oyunun ilerleyişi genellikle şu şekilde seyrediyor; oyunda dört adet şehir yer alıyor. Tıpkı Assasin’s Creed’de olduğu gibi bu dört şehir arasında haritamız aracılığıyla geçiş yapıyoruz. Ancak bu dört bölümde kendi arasında altı kısma ayrılıyor. Haritayı açtığımızda ana bölümleri ve alt bölümleri rahatlıkla görebiliyor, üzerine tıklayarak ilerleyişimizi seçebiliyoruz. Fakat her şeyden önce bölümlere girebilmek için belirlenen puan barajını geçmemiz gerekiyor. Bölümlerde asıl amaç dört şehirde yer alan dört büyük yaratığı öldürerek bu savaşı kazanmak. Asıl boss’lar dışında bu tür oyunlarda olduğu gibi sıradan düşmanlarla savaşıyoruz. Düşmanlarla savaşırken Elika her an yanımızda. Mesela bir yerden zıplarken hata yapıp yere düşerken hemen Elika sizi kurtarıyor. Bu nedenle oyunda ölmek diye bir durum söz konusu değil. Aynı şey düşmanlarla savaşırken de mevcut. Ne kadar yaralanırsanız yaralanın asla ölmüyor, sadece yavaşlıyor ya da bir süreliğine dinlenmeniz gerekiyor. Açıkçası oyunda ölmenin olmaması oyunun heyecanlı yapısını bir nevi yok etmiş. Zira ölmemek adına mücadele etmek ya da daha hünerli oynamak gibi bir tasanız olmuyor. Ölmeyeceğinizi bildiğiniz için içinizdeki şüphe, korku ve bezeri duygular hemen yok oluyor. İşte bu açından oyunun eski heyecanlı yapısının geride kaldığını söyleyebilirim. Zaten oyunun değişen yapısındaki en önemli hata/fikir de bu olmuş. Bunun dışında düşmanlarla savaşırken Elika’yı kullanabiliyoruz. Normal Combo dışında Elika Combo vuruşları mevcut. Zaten Normal Combo sayısı oldukça az. Ayrı yeten tüm combo’ları menüdeki “Combo List” seçeneğinden görebilirsiniz.



Oyundaki düşmanlar genellikle combo’larımız karşısında oldukça zayıf kalıyorlar. Elika Combo vuruşlarını uyguladığımızda kısa sürede düşmanı öldürebiliyoruz. Ayrıca düşmanları illa ki öldürmemiz gerekmiyor, bir uçurumdan aşağı düşürmemiz yeterli oluyor. Combo vuruşlarında genellikle kılıcımızı kullanıyor, akrobatik hareketler (akrobatik combo’lar da mevcut) yapabiliyoruz. Düşman yapay zekaları genellikle orta seviyede bir başarı sergiliyor. Önemli bir yaratıcılık ya da farklılık yok. Ancak yaralandığınızda bunu fark edip biraz daha seri davranıyorlar. Oyundaki boss’lar genellikle zorlayıcı türde olsalar da, ölmeyecek olmamamız boss dövüşlerindeki tempoyu yine düşürüyor. Ayrıca boss’ların ölmeden, aşağı düşmeleri bile yeterli olduğundan boss’lar konusunda çok bir şey beklemeyin derim. Bölümlerde ilerlerken önceki oyunlarda olduğu gibi atlamak, zıplamak ana planda. Önceki oyunlarda olduğu gibi duvarlarda yürüyebiliyor, yüksek yerlere tırmanabiliyoruz. Ayrıca yine Assassin’s Creed’den hatırlayacağınız gibi duvarda hasarlı, çukurlu yerlere basarak duvarı tırmanabiliyoruz. Ancak bu durum Assassin’s Creed’de olduğu kadar basit değil. Çünkü uzun süre duvarda kalamıyor ve kayıyoruz. Ama genel anlamda atlamak ve zıplamak oldukça eğlenceli. Serinin önceki oyunlarındaki heyecanını bir an olsun yitirmemiş. Oyunda karşınıza çıkan düşmanlar genellikle oldukça iri yapıdalar ve güçlüler. Her ne kadar Elika ile birlikte saldırsanız da, zorlanabiliyorsunuz. Ancak bazen küçük bir hamleniz bile koca bir yaratığı ölüme sürükleyebiliyor. Daha öncede dediğim gibi oyunda mevcut ana ve alt bölümleri tamamladığınızda asıl yaratığın mağarasına ve oradan da ışığa ulaşıyorsunuz. Ancak puan konusundaki baraj kısmını açmak için oldukça Işık tohumu elde etmeye çalışın.Zira bu tohumlar sizin paranız niteliğinde.

Oyunda gözüme çarpan ve beni büyük ölçüde üzün noktalardan biri yakın dövüşte kılıç sahnelerinin eskisi kadar etkileyici olmayışı oldu. Açıkçası serinin önceki oyunlarında kılıç sahneleri oldukça gerçekçi ve eğlendiri yapıdaydı. Yeni oyun için maalesef bunu söyleyemeyeceğim. Ayrı yeten oyunda kullanılan combo’lar yüzünden kılıç arka plana itilmiş. Eski gerçekçilik hissini maalesef alamadım. Bu türün gereklerinden biri olan bulmacalar da Prince of Persia’da yerini almış. Tam kıvamında olan bu bulmacalar sizi zorlayacak cinsten olmasa da, yüzünüzü güldürecek türden. Oynayış itibariyle Prince pof Persia bu türdeki tarzını değiştirse de, yinede benzerlerinden çok farklı. Gerek yeni fikirler, gerekse oyun düzen ve ilerleyişi bakımından hem benzerlerinden hem de ilk üç oyundan tamamen farklı bir hale girmiş. Ancak bu hal sadece yüzümüzü güldürüyor. Onun dışında pek de bir şey yaratmıyor. Açıkçası bir “Warrior Within” olmaktan çok uzak. Ama bu demek değil ki, oyun iyi değil. Tabi ki eğlenceli ve oynamanız gereken bir yapım. Ancak büyük bir etki yaratacak cinsten değil. Ama tekrar belirteyim; farklı yapısı tıpkı Assassin’s Creed’de olduğu gibi birçok oyuna ilham kaynağı ve idol olacaktır. Sizlere son olarak Prince’in ruh halinden bahsedip, grafiklerle ilgili detaylara geçmek istiyorum. Prince’in biraz değiştiğini söylemiştim. Hem görünüm itibariyle hem de ruh haliyle oldukça farklı. Karakterimize Prince diyorum ancak, Prince bir takma ad olmaktan öteye gitmiyor. Zira Prince sıradan bir ailenin serseri çocuğu. Ruh hali itibariyle komik, esprili, umursamaz ve maceraperest bir yapıda. Maceraperest diyorum çünkü Elika’nın mücadelesine ortak olmasının asıl sebeplerinden biri de bu (Elika’nın güzelliğinden sonra). Eski Prince’in tam aksine matrak ve olaylara umursamaz ve esprili yaklaşan biri ve esprileri kayda değer cinsten. Ama karakteri böyle daha çok seveceğinizden eminim. Zira videolar esnasında diyaloglar oldukça eğlenceli olabiliyor. Her ne kadar Elika Prince’e göre daha ciddi olsa da.



Karanlık Cennet

Prince of Persia’nın teknik açıdan en farklı yönü grafikleri oluyor. Oyunumuz eski oyunların tam tersine gerçeklikten uzak, hayal ürünü olan çizgi film tadında grafiklerle karşımıza çıkıyor. Oyunda kullanılan Cell-Shade grafik teknolojisini tanıyanlar bilirler, bu teknoloji oyunları genellikle çizgi film tadında olur. İşte Prince of Persia’da aynı şekilde tamamen fantastik ve kurmaca olan bir dünya sunuyor. Çevredeki evler, objeler ve bitki örtüsü tam anlamıyla etkileyici. Ayrıca senaryoyla ortamın uyuşması çok güzel zira yine Okami’den hatırlayacağınız gibi bu senaryoya yine Cell-Shade motoru kullanılmıştı. Cell-Shade teknolojisiyle oyunumuz oldukça renkli ve canlı bir yapıya kavuşmuş. Bunu ilk başta yadırgayacağınızı tahmin ediyorum, ancak zamanla alışacaksınız. Grafik motorunun çevredeki hünerlerinin yanı sıra karakter modellemelerindeki başarısı göz dolduruyor. Ana karakterler Prince ve Elika’nın tasarımlarında elbiseleri ve yüz modellemeleri oldukça başarılı. Özellikle Elika çok şeker bir kız olmuş. Ancak oyunda bazı hatalar daha doğrusu atlanan noktalar da var. Mesela Prince’in kolları fazlasıyla sıradan olmuş. Kas dokuları, girintiler ve çıkıntılar tam anlamıyla aktarılamamış ve çok tekdüze olmuş. Ama yinede grafiklerin sıra dışı oluşu ve tamamen kurmaca olması hoşumuza gidiyor.



Sesler

Oyundaki müzikler genel anlamda hoş olsa da eski Prince oyunlarındaki müzikleri aratır cinsten.Genellikle çöl ortamına uygun bu müzikler oyunun atmosferine pek katkı sağlamasa da ortalamanın üzerinde. Ancak daha iyi olabilirmiş. Hoş ben eski oyunların müziklerini aradan açıp, efkar bile dağıtırdım…

Final Bölümü

Beklediğim daha doğrusu hayal ettiğim Prince of Persia’yı bulamadım. Grafik ya da oyun yapısını kast etmiyorum. Daha çok eski heyecanı kalmamış. Özellikle yaratılarla dövüş esnasında combo sayılarının az oluşu, yaratıkların kolay ölmesi ve hiçbir şekilde ölmeyecek olmamız tempoyu ve o eski heyecanı öldürmüş. Ama genel anlamda en az bir kere bitirilmeyi hak eden, içinde farklılıklara yer veren şirin bir oyun olarak kalıyor Prince of Persia akıllarda.

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Far Cry 2

Far Cry 2 Söylendiği Gibi Bir Üvey Evlat Değil!

2004 yılında beklenen 4 farklı oyun vardı. Bunların ikisi Doom 3 ve Half-Life 2’di. Diğer ikisi ise oyun dünyasıyla daha yeni tanışacak olan Far Cry ve Stalker’dı. Hatta çoğu kişi oyun dünyasının bu dört atlısı için 2004’teki en iyi 4 FPS diyordu. Ancak aralarından Doom 3, Half-Life 2 ve Far Cry piyasaya sunuldu. Stalker, 3 sene kadar daha rötar yaparak 2007’de raflardaki yerini aldı. Kült iki yapımın devamı olan HL2 ve Doom 3 kendilerinden beklendiği gibi kaliteli çıktı. Far Cry ise üç Türk kardeşin başında bulunduğu Crytek’in ilk oyunuydu. Kimse Crytek’ten böylesi kaliteli bir oyun beklemiyordu. Ancak Far Cry çıktığı gibi oyun dünyasında resmen deprem etkisi yarattı ve bir klasik olarak ismini yazdırdı. Şimdi ise üvey sayılabilecek devamı geliyor.


Ubi Ubi Yuppi

Far Cry her ne kadar başarılı olsa da, bu başarı Crytek ve Ubisoft’un daha kaynaşmasını sağlayamadı. Tam tersi iki firma arasında bazı anlaşmazlıklar yaşandı ve yollar ayrıldı. Crytek, Crysis’in yapımına başlarken, Far Cry isim hakları Ubisoft’ta kaldı. Bundan uzun bir süre önce Ubisoft, yapmakta olduğu ve bazı gizli projelerin yer aldığı bir klasörü yanlışlıkla FTP’si üstünde bırakmıştı. Tabii ki klasör firma dışından bir başkası tarafından bulununca, Ubisoft’un gizli planları da su üstüne çıkmıştı. Klasör içinde yeni Prince of Persia, Rocky oyunu, diğer projeler ve Far Cry 2’le ilgili bazı materyaller bulunuyordu. Böylece Far Cry 2 resmi olmasa gün yüzüne çıktı. Aradan geçen zaman içinde Ubisoft daha sonradan resmi olarak oyunu en başta PC platformu için duyurdu. Daha sonra PS3 ve X360’a da çıkacağı müjdesini de verdi.

Jack Carver, cennet misali güzel bir adanın gerçek yüzünü görmüştü. Ada üstünde yapılan korkunç deneyler sonucu ortaya çıkan Mutant’larla kapışmış, paralı askerlerle çatışmalara girmişti. Jack bu sefer kendini suyun bol olduğu adada değil, tam tersi kavurucu sıcakları ve çölleriyle Afrika’nın orta yerinde büyük bir macera içinde buluyor. Afrika’da bulunmamızın yegane sebebi ise The Jackal kod isimli bir silah tüccarı. Oyun isim olarak ilkinin devamı olmasına rağmen, konu, içerik ve birçok açıdan tamamen farklı. Ubisoft Montreal stüdyosu tarafından hazırlanan Far Cry 2’de ilk oyundaki bilim kurgu öğeleri rafa kaldırılmış durumda. Deneyler sonucu ortaya çıkan Mutant’lar yok. Tam tersi olarak normal insanlarla çarpışıyoruz. Ancak bu insanlar son derece akılcı bir yapay zekaya sahip olacaklar. Siper aldığınız yere göre bize zarar verecek en uygun noktaya yerleşip, taktik yaparak hareket edecekler. Mantıklı strateji izleyip, bizi haklamak ve en çok zararı vermek için ellerinden geleni yapacaklar. Çoğu oyunda gördüğümüz direk gibi durup ateş eden, bomba attığınızda hiç bir şey olmamış gibi hareket eden düşmanları unutun.


Jack hafiften yaralanabilecek. Bu durumlarda Jack’in yaralarının geçmesini bekleyebiliriz. Eğer ağır yaralanırsak beklemek işimize gelmeyecek. Bir sağlık çantasına ihtiyacımız olacak. Böylece karakterimizi iyileştirebileceğiz. Oyunun en güzel yönlerinden biri ise çizgisel bir yapı sunmayacak olması. Yapımda dost veya düşman edinebileceğiz. Vereceğimiz kararlar ve yaptıklarımız her şeyi etkileyecek. Bu yüzden dikkatli hareket etmemiz gerekecek. Dostumuz olan bir kişi yaptığımız bir hatadan dolayı bir anda düşmanımız olabilir. Bunlar oyundaki gidişatı değiştirip, senaryoya da etki edecek. Genelde bir oyundaki çizgisel ilerleyiş ve yapı oyuncuları sıkıyor. Ancak Far Cry 2’nin sunduğu genişlik bu durumu ortadan kaldıracak gözüküyor.
Afrika’nın Geniş Arazileri


Oyunda 50 kilometre karelik büyük bir alan bulunacak. En güzel kısım ise harita üstünde oradan buraya giderken veya başka yere geçerken bir yükleme ekranı ile karşılaşmayacağımız. Yani Far Cry 2’nin başında bir yükleme olacak ve oyun boyunca Load ekranını görmeyeceğiz. İlk oyunda olduğu gibi aynı şekilde araçlar yapımdaki yerini alıyor. Tabii ki kocaman harita üstünde baştan başa yürüyerek gidilmez. Araçlar sayesinde görev noktasına daha hızlı ulaşacağız. Tek tip araç yok birçok çeşit araç olacak. Yeri geldiğinde araç kullanırken rakiplerimizle tehlikeli kovalamaca yaşayabilir veya çatışmalara da girebiliriz. Ubisoft Montreal oyundaki aksiyon dozajını iyi ayarlayıp, oyunculara sunacaklarını ve oyuncuların bundan gerçekten zevk alıp memnun kalacağını belirtiyor. Yapımdaki görevlerde çoğu oyunda sunulan klasik yapı aşılmaya çalışılıyor. Klasik bir şeyi alıp belirli diğer noktaya götürmek gibi görevler yerine daha farklı bir sistem işlenecek. Yapımcılar yine bunun üstünde çalışıp, zevkli ve sıradan görev sistemi olmamasını sağlamaya çalışıyor.

Her şey içerik ve oynanışla alakalı değil. Artık yeni nesil denildiği zaman akla hemen grafiksel yön geliyor. İşte Far Cry 2 bu konuda da bir hayli iddialı ve gerçekten etkileyici. Oyunda Dunia Engine kullanılıyor. Dunia, Ubisoft Montreal tarafından kodlanmış bir motor. Aslında orijinal CryEngine’nın çok çok küçük bir kısmı kullanılıp, üstüne yeniden yazılmış bir grafik motoru. Şu zamana kadar gösterilen ekran görüntüleri ve videolar, Dunia’nın gücünü kanıtlıyor. Afrika’nın sıcağını, güneşin ışık oyunlarını, model ve çevre kaplamaları gerçekten etkileyici. Yapımın görsel olarak kuvvetli ve kaliteli olacağı belli. Her şey görünüşle sınırlı değil. Far Cry 2’nin marifetleri bunlarla bitmiyor. Yanan bir yerde rüzgarın etkisiyle alevler, rüzgarın yönüne doğru yanacak. Hatta o yöne doğru yangın daha da büyüyebilecek. Rüzgar sadece alevleri etkilemiyor. Yeri geldiğinde görmemizi engelleyecek, yerdeki otlar ve yeşillikler estiği yöne göre hareket edecek.

Görmek istediğiniz resmin numarası üzerine klikleyin.

Dalı kırılan bir ağacın dalı yeniden çıkacak, yeşerip yaprak bile verecek. Bunlar Far Cry 2’nin teknoloji videolarında da gösterilmişti. Kısacası oyunda neredeyse yok yok. Çoğu ayrıntı düşünülmüş durumda. Gece gündüz döngüsü de oyunda olacak. Gündüzleri daha tehlikeli olabilecek. Ancak gecenin karanlığı sinsi ve gizli bir şekilde amacımızı yerine getirebiliriz. Oyunu oynarken bir bakmışsınız akşam olmuş ve güneşin son ışıkları yere düşüyor. Tam tersi olarak sabah güneşini de görebiliriz.

Görsellik ve ince ayrıntılara güzel bir çevre etkileşimi belirtelim. Yeri geldiğinde önümüzdeki bariyeri devirip kendimize siper yapabilir veya çevredeki cisimleri kullanıp düşmanları farklı yöntemlerle avlayabiliriz. Çatışmadan dolayı etraf hasar alabilecek. Hatta en güzel yönü hasar alınan yerler çoğu oyunda olduğu gibi otomatik tamir olmayacak. Kalıcı hasar alacaklar. Yanan bir ev var diyelim. Haritada o alandan ayrılıp daha sonra evin olduğu yere geri geldiğimizde, evin tamir edilip, yeni badana boya yapılmış halde bulmayacağız. Tam tersi bıraktığımız gibi yanmış bir halde kalacak. Böylesi bir yapım için seslerin de aynı şekilde kaliteli olmayacağı düşünülemez. Profesyonel seslendirmeler, gerçekçi efektler ve atmosferi tamamlayıcı harika bir Soundtrack listesini Far Cry 2 sepetine dahil edelim.
Sabretmek Erdemliktir



Far Cry 2, çoklu çekirdeği ve Directx 10’u destekliyor. Hatta şunu da belirtelim. Yapımcı Ubisoft Montreal, Ubisoft’un optimize ve oyun yapımı konusunda en iyi stüdyosu. Daha evvel yaptıkları çoğu projede de gerçekten iyi bir optimizasyon yapmışlardı. Son yapılan açıklamaya göre Far Cry 2’nin 50 saatlik bir oynanış sunacağı belirtiliyor. Yani kısa süren ve tadı damakta kalan bir oyun değil, tam tersi uzun soluklu bir yapım olacak. Single Player harici çoklu oyuncu desteğini de unutmamak lazım.

Bir kısım Far Cry 2’nin arkasında Crytek olmadığı için başarısız olacağını düşünüyor. Ancak söylenenler ve gösterilenlere bakılırsa, en önemlisi başarılı Montreal stüdyosunun geçmişi ele alınınca yeni bir klasikle tanışabiliriz. Geniş bir harita, esnek bir oynanış, mükemmel grafikler, ince ayrıntılar ve kendi stratejimizi geliştirip, farklı yollardan sorunları çözmek cidden ağız sulandırıyor. Eylül ayı içinde yayınlanacağı söylenen Far Cry 2, beklenen oyunların başında geliyor. Yapım herhangi bir erteleme olmazsa, bize her açıdan gerçek bir şölen yaşatacak.

Fable II


OYUN TÜRÜ: Aksiyon RPG
YAPIMCI : Lionhead Studios
DAĞITICI: Microsoft Game Studios
EDİTÖR: holy damien
OYUNCU SAYISI: Min: 1 Max: 2
ONLİNE DESTEĞİ: VAR
RESMİ SİTESİ: Tıklayın
ÇIKIŞ TARİHİ: 28 Ekim 2008 : 28 Ekim 2008
     Albion bir kez daha kaderini sizin ellerinize bırakmayı tercih ediyor, bu görev için hazır mısınız? Bir kere daha Albion topraklarında gezinip, karmanızı kendi ellerinizle belirlemeye hazır mısınız? Kahraman olmaya hazır mısınız? Peki ne tür bir kahraman olacaksınız? Fable isimli RPG – aksiyon oyunu bu soruyu ilk olarak 2004’de Xbox için, 2005’de PC için sormuştu, şimdi ise Lionhead Studios aynı soruyu Fable II ile tekrar soruyor. Microsoft Game Studios’un dağıtımcılığını yaptığı oyun yenilenerek bir kez daha, ama bu sefer Xbox 360 için çıktı. Bu sefer de bencil bir kötü adam olup para uğruna görevler yaparak başkalarının canını önemsemeden hayatımızı kurabiliyoruz, veya soylu ve onurlu bir kahraman olup masum ve iyileri korumak için elimizden geleni yapabiliyoruz. Verdiğimiz bu kararlar ise Albion’un geleceğini şekillendiriyor. Bakalım aynı masalı ikinci defa dinleyince neler oluyormuş.
     

     
     Fable II , ilk oyunun bıraktığı yerden 500 yıl sonrasında geçen olayları konu alıyor. Yani ortaçağ yerine bu sefer sanayi devrimi öncesi bir Albion var karşımızda, kolonyal dönem ile aydınlanma dönemine yakın bir atmosfer, kaleler ve duvarlı yerleşim birimleri yerlerini kasabalara ve şehirlere bırakmış. İlkel de olsa oyunda ateşli silahlar var barut kullanan. İkinci oyunu oynayıp zevk almak için ilkini oynamanıza gerek yok, haliyle bir devam oyunundan çok serinin yeni bir oyunu diyebiliriz Fable II için. Ama elbette geçmişe dair bir takım referansları var oyunun. İlk oyunu oynayanlar için hoş sürprizler var ikinci oyunun içinde. İlk oyundaki karakterimiz büyüyüp yaşlanarak hakkın rahmetine kavuştuğu için bu oyunda yeni bir karakterler başlıyoruz, karakterimiz kadın veya erkek olabiliyor ve oyuna yaramaz bir sokak çocuğu olarak başlıyoruz, haylaz bir velet iken yavaş yavaş ilerleyerek Albion’un kurtarıcısı oluyoruz. Oyunun ana senaryosu basit ve kısa aslında, konu olarak da çok bir şey vermiyor doğrusu ilk oyun gibi. Kısaca bir kahramanın oluşması ve büyümesinin hikayesi diyebiliriz. Oyunun asıl ilgi çeken yönleri ise konu değil, ana hikaye akışının dışında kalan atmosfer ve öğeler oluyor.
     
     Oyunun ilkine göre ilk ve herhalde en büyük yeniliği emektar köpeğiniz. Sizin sadece evcil hayvanınız değil aynı zamanda rehberiniz ve dostunuz çünkü bu dört ayaklı tüylü arkadaş. Köpek değil de kedi seven bir insansanız sizin için yapabileceğimiz bir şey yok. Köpek bir kahramanın en iyi dostudur çünkü. Eminim bir sonraki oyunda da hayvan dostlarımız için farklı seçenekler olacaktır. Şimdilik bununla idare edelim. Köpeğiniz sizi koşulsuz olarak seviyor. İstediğiniz kadar bağırıp çağırın ona, yaralarını iyileştirmeyin hatta hiç ilgi göstermeyin, fark etmez. Siz onun sahibisiniz ve o da hep sizin tarafınızı tutacak, sizin yanınızda olacak. Köpeğinizle oynayıp ona çeşitli ödüller verebilirsiniz, bu kendinizi daha iyi hissettirecektir. Her şekilde köpek sizin müttefikiniz ve işinde oldukça iyi. Yönünüzü bulmada çok işe yarıyor, burnuyla koklayarak saklı hazineleri ve gizli objeleri bulabiliyor, yaklaşmakta olan tehlikelere karşı sizi uyarıyor ve yere düşen düşmanlarınızın boğazını bir güzel kesiyor. Ona bir damla sevgi ve ilgi göstermeyebilirsiniz ama oyunun sonuna doğru onun yeteneklerine ne kadar bağımlı olduğunuzu göreceksiniz.
     

     
     Köpeği siz kontrol etmiyorsunuz, tamamen kendi başına hareket ediyor ve yapay zeka köpeği yönetme konusunda oldukça başarılı. Ara sıra kendisini kapalı bir kapının içinden geçerken veya tüylerinin bir kısmının yüzey yapısının yüklenmediğini görebilirsiniz ama bunlar dışında başarılı bir ürün.  Oyun Bowerstone isimli bir şehirde başlıyor, Sparrow ismindeki bir çocuk, yani siz, ablanız Rose ile birlikte sokaklarda yaşıyor ve günün birinde Fairfax kalesinde yaşamanın hayallerini kuruyorsunuz. Fairfax kalesinin lordu ise Lord Lucien. Bir gün pazara Mystical Murgo isminde bir tüccar gelir, kendisi büyülü eşyalar satmaktadır, Rose pek inanmaz bu adama ancak Theresa isminde yaşlı bir kadın doğru olabileceğini söyler. Böylece iki kardeş, sahibinin bir dileğini yerine getiren büyülü kutuyu almak için gerekli parayı toplamaya başlar. Bu esnada da eziyete maruz bırakılan bir köpek görürler ve onu kurtarırlar. Günün sonunda kutuyu alıp dileklerini dilerler ve kurtardıkları köpek de onların peşine takılır. Hikaye buradan sonra trajik ve klişe bir hal alıyor. İlk oyunda ailemizi öldüren kötü adamın peşinde gidiyorduk, bu sefer de başka bir kötü adamın peşine düşüyoruz, amaç yine intikam. Tek diyeceğim, dilekleri gerçekleşiyor ama oldukça kısa bir süre için ve sonu hiç de iyi bitmiyor, kalanını kendiniz oynarken görün.  Sparrow, kendine geldiğinde yaşlı kadını ve köpeği yanında bulur, Theresa ona kahramanların kanını taşıdığını ve büyük kötü adamın planlarını engelleyip Albion’u kurtarması gerektiğini söyler. Böylece de büyük yolculuğumuz başlıyor.
     

     
     Oyunda yönünüzü bulmanızı sadece köpeğinize borçlu değilsiniz elbette, ayrıca bir sonraki görevin nerede olduğunu gösteren ekmek kırıntıları var. Ekranın köşesini mini harita ile kapatmaktansa yön bulma işini ekmek kırıntılarını takip ederek yapıyorsunuz, böylece hem oyunun güzel manzarası bozulmuyor, hem de masalsı bir tat yakalanıyor. Dilerseniz bu özelliği devreden çıkartabilirsiniz. Fable II’nin dünyası ilk oyundakine göre oldukça büyük (yaklaşık on kat kadar) ve keşfedilmeyi bekleyen gizemlerle dolu. Doğrudan oynayıp sadece ana görevleri tamamlarsanız oyunu yaklaşık 10-12 saatte bitirebiliyorsunuz, ancak yan görevler ve ekstra işler ile oyunu %100 bitirmek için epey bir vakit harcamanız gerekiyor, yapımcı Peter Molyneux 100 saat üzeri diyor bu vakit için ama bunu deneme şansım olmadı ne yazık ki. Toplayabileceğiniz 50 gümüş anahtar, yıkabileceğiniz 50 Gargoyle heykeli ve açılacak dokuz Demon kapısı var, ek olarak da altı büyülü heykel var her birinin kendine ait gizemleri olan, çözmesi size kalmış. Ha, bir de hakkından gelmeniz gereken fahişeler ve parmağına yüzük takmanızı bekleyen kadınlar (veya erkekler) var bol bol.
     
     Fable çıktığında en çok konuşulan, merak edilen ve eğlence kaynağı olan özelliği oyunun gerçekçi sosyal yönüydü. Dışarıdan oldukça masum bir Japon RPG’si gibi görünebilir ama Fable hayatın gerçeklerini elinden geldiği kadar gösterip yaşatıyordu. İkinci oyunda da bu sosyal özellikler korunarak genişletilmiş. Oyunda evlenmek, çoluk çocuğa karışmak, hemcinsleriniz ile evlenmek, zina icra etmek, hatta abartıp grup seks yapmak her türlü tek eşli ve çok eşli ilişkiye (her anlamıyla) girmek mümkün. Eşinizi aldatabilirisiniz, o da sizi aldatabilir. Eşinizden boşanabilirsiniz de, boşanmayı siz veya eşiniz isteyebilir. Eşiniz eceliyle veya başka sebeplerden ölüp sizi dul bırakabilir. Gerçek bir aile gibi, ne kadar fazla birlikte vakit geçirirseniz o kadar güçlü aile bağları oluyor ve eşinizin sizi terk etme ihtimali azalıyor. Bu bağlamda köpeğiniz eşinizden çok daha sadık oluyor diyebilirim.
     

     
     Ekmek kırıntıları sayesinde bir göreve doğru giderken hatta bir görevi yapmaktayken o görevi bırakıp gidip etrafı keşfedebilir, evinize uğrayabilir hatta yan görevlere bakabilirsiniz. Diyelim kırıntıları takip ederek gidiyorsunuz, yan tarafta bir göl gördünüz, için ne var merak mı ediyorsunuz? Atlayın göle ve bakın ne varmış diye. İşiniz bittiğinde kırıntıları takip etmeye devam edebilir, göreviniz her neyse onu yapmaya dönebilirsiniz. Kırıntılar yolunuzu bulmanıza hep yardım edecek. Çoğu zaman kendimi yan görevlere kayarken veya ilgimi çeken başka şeylere yönelirken buldum, çünkü ne olursa olsun ekmek kırıntılarını takip ederek asıl görevime dönebiliyordum, bu sayede içinizdeki kaşif ruhunu sonuna kadar açığa çıkartabiliyorsunuz. İlginizi çeken neyse ona bakabiliyorsunuz. Dünya büyük olunca bu özellik de çok yerinde bir karar olmuş. Ana görevlere sonuna kadar sadık kalıp sadece gösterilen doğrultuda giderseniz körlemesine Albion’un büyük bir kısmını görmeyeceksiniz demektir. Böyle yaparak Fable II’yi hızlıca bitirebilirsiniz, ama bir kedi gibi hareket eden her nesne ilginizi çekiyor ve sizi kendine çekiyorsa korkmayın, istediğiniz gibi burnunuzun doğrultusunda gidebilirsiniz, hem oyundan daha çok şey alacak hem de herhangi şeyi ihmal etmiş olmayacaksınız. Albion içinde ne kadar zaman harcasınız oyunun sonunda daha çok şey elde edeceksiniz. Buna inanın.
     
     Eğer acele etmeyip keyfinize göre takılırsanız Albion’un ilginç karakterler ile dolu oldukça ilgi çekici bir dünya olduğunu göreceksiniz. Lionhead ilk oyunu tam bir masal havasında işlemişti ama Fable II daha ciddi ve, nasıl diyeyim, nemrut ve acımasız resmedilmiş. Karanlık, evet karanlık doğru kelime sanırım. Ama basit bir karanlık dünya değil bu, yani şeytani yaratıkların ve zalim ruhların kol gezdiği kötü bir yer değil, daha çok atmosfer açısından. Oyunun geçtiği kurgusal zamana uygun bir şekilde aslında. İlk oyun için çocukluk ve ergenlik diyecek olursak bu oyun tam bir yetişkin. Başlarda ilk oyundaki gibi güzel ve renkli bölgeler var ama ilerledikçe daha buhranlı yerler çıkıyor karşımıza, Wraithmarsh, Bloodstone ve Bowerstone bunlardan bir kaçı. Sanayileşmenin ve çağdaş hayatın getirdiği sıkıntılar ve isli dünya da diyebiliriz. Kendimi ara sıra bir Charles Dickens romanında hissetmedim değil (kendisi Kemalettin Tuğcu’nun esinlendiği bir yazardır bana göre), modernleşen dünya o eski Fable’in fantastik masalsı çehresini değiştirmiş.
     

     
     Albion’da ana görevleri gerçekleştirmek dışında yapacak bir sürü şey bulabilirsiniz, hatta oyun ekonomik manipülasyonu öğretiyor bir anlamda. İlk oyunun aksine Fable II’de her ev, her bina satılık. Hatta ana hikayeyi bitirdikten sonra paranız varsa Fairfax kalesini bile satın alabilirsiniz. Ekonomik sistem ise basit ama işlevli. Yolları eşkiyalardan temizlerseniz ve dükkanlarda bol miktarda para harcarsanız kasabanın ekonomisi büyümeye başlıyor. Ekonomi iyileştikçe fiyatlar da artıyor, hem gayrimenkul hem de dükkanlarda satılan eşyaların ücreti yükseliyor, neyse ki toptan bir enflasyon yaşanmıyor, onun yerine ürün ve fiyat yelpazesi genişliyor. Oyundaki emtiaların bir taban fiyatı, tam anlamıyla bir rayiç bedeli var, ve bazı faktörlere göre bunlar artıp azalıyor. Ekonomi iyi ise fiyatlar artıyor. Ancak kötü bir adam olup kasabayı yıkıp geçerseniz, dükkanlardan çalıp mülke zarar verirseniz ekonomiyi çökertip emlak değerlerini düşürebilirsiniz. Yani kısaca kötü niyetli bir müteahit olup yasadışı yöntemlerle ekonomiyi manipüle edebiliyorsunuz. Tabii isterseniz iyi bir idari yönetici olup her şeyi düzgün ve güvende tutarak insanların ve kasabaların zenginleşmesini de sağlayabilirsiniz, hepsi size kalmış. Fable II böylece sadece hayatın sosyal yönlerini değil, kapitalist yönlerini de öğretiyor acı da olsa. Ekonomiyi bir süre kötüye sürükleyip, fiyatı düşen varlıkları satın alıp sonra sinsi bir yatırımcı gibi işleri tersine çevirip ekonominin düzelmesini sağlayıp bundan kar elde edebilirsiniz. Satın aldığınız gayrimenkulleri ev olarak kiralayabilir veya işyeri olarak işletebilirsiniz. Kira ücretlerini ve dükkanlarınızda satılan malların fiyatlarını değiştirebilirsiniz. Fiyatları yüksek tutarsanız insanlar sizden soğuyacaktır. (Hacı ev sahibi mode: On) Kasabanın barını satın alıp içki fiyatlarını düşük tutarsanız herkesin sevgisini kazanırsınız (Emekli esnaf mode: On).
     
     İktisat ve işletme meseleleri ile uğraşmayı tercih etmeseniz bile öyle ya da böyle paraya ihtiyacınız olacak. Özellikle de oyunun son safhalarında. Görevleri tamamlamak size ün kazandırıyor, ne kadar fazla Renown kazanırsanız o kadar ünlü oluyorsunuz ama size nakit sağlamıyor bunlar. Ünle de karın doymuyor tabii. Elbette elinize para geçirecek şeyler var, mesela Albion’un dört bir yanında bulacağınız hazine sandıkları ve çeşitli eşyalar. Ancak bunlar ne yazık ki oyunun sonlarına doğru ihtiyacınız olan kaliteli ve güçlü silahlar ile ekipmanları almak için yeterli olmuyor. Bir yerden sonra bir iş bulup çalışmanız gerekecek. Fable II bu alanda oldukça farklı yöntemler sunuyor size. İsterseniz mülayim bir insan olup bir işe girebilirsiniz, barmenlik, demircilik veya odunculuk gibi sıkıcı ve heyecansız işler var. Bu işlerin her biri birer mini oyun olarak geliyor. Mesela demirci olursanız bir çubukta hareket eden imleç yeşil kısma geldiğinde A tuşuna basmanız gerekiyor örsün başında. Birkaç başarılı basışın ardından bir kılıç yapıyor ve para kazanıyorsunuz. Bunu tekrarlayarak da kendinize ufak bir servet kazanabilirsiniz. Oyunun eleştirilen yönlerinden birisi de bu işler, tekrarladıkça zorlaşmadıkları ve yeni bir şey sunmadıkları için son derece sıkıcı oluyor ve para kazanmayı çok kolay hale getiriyor. Neyse ki Fable II’de memuriyet dışında da iş olanakları mevcut. Kelle avcısı, köle tüccarı, kumarbaz veya kiralık katil olarak da para kazanabilirsiniz. Bunlar elbette karmanızı etkileyecek, tercih sizin. Fable II’yi bitirdiğinizde Albion’un en meşhur kahramanı olacağınız kesin, ancak en zengini mi yoksa en çulsuzu mu olacağınız size kalmış.  
     

     
     Kasabalarda diğer insanlarla sosyalleşebiliyorsunuz, oyunun sosyal yönünden yukarıda az da olsa bahsetmiştim, şimdi detaylarına inebiliriz. Sosyalleşme için kendinizi aptal yerine koyup insanları etkilemeye çalışabiliyorsunuz. Kahramanımız oyunda hiç konuşmuyor, diğer karakterler ile yapılan “sohbet”lerde diyalog ekranları veya diyalog seçenekleri çıkmıyor. İletişim kurmak için Sims tarzı ifadelere bağımlıyız ilk oyunda olduğu gibi. İletişim kurmak istediğinizde karşınıza bir adet İfade Ekranı geliyor, oyunda 30’a yakın ifade var öğrenebileceğiniz ve NPC’ler üzerinde kullanabileceğiniz. Dans etmek, gaz çıkartmak, öpücük yollamak bunlardan birkaçı. Tüm ifadeler son derece absürt ve çizgi film havasında ancak Fable II’nin soysal yönlerini tatmak için bunları kullanmak zorundasınız.
     
     Oyundaki her NPC’nin (Non Player Character, sizin dışınızdaki karakterler bir nevi) sizin hakkınızda belirli bir görüşü var ününüze, görünümünüze ve ahlakınıza göre şekillenmiş olan. Bu görüşü değiştirebilirsiniz ifadeleri kullanarak veya hediyeler vererek. İnsanların sizden hoşlanması işinize yarayabiliyor, dükkanlarda alışveriş yaparken indirimler olabiliyor, tabii sevgi (ve şehvet) duyguları da uyandırabiliyor. Bu noktada Fable II rol yapma oyunlarının ruhunun üstüne tepiniyor bir güzel. Oyunlarda gelmiş geçmiş en adi ve şerefsiz karakter olabilirsiniz, kasabaları topyekun katletmiş veya en yakın arkadaşınızı Temple of Shadows’a götürüp kurban olarak sunmuş olabilirsiniz, masum tavşanları bile öldürmüş olabilirsiniz ama bir dükkandan indirimli bir şeyler almak için kasabanın ortasında salak gibi dans ediyorsunuz. NPC’lerden birisi size derin felsefi bir soru yönlendiriyor ve tek verdiğiniz cevap başparmağınızı yukarı veya aşağı tutup göz kırpmak oluyor. İlk Fable için bu ifadelerle kurulan iletişim tarzı sırıtmıyordu ancak Fable II’nin daha ciddi ve kimi zaman karanlık ve bunaltılı atmosferinde bu çiğ hareketler ve soytarı gibi davranışlar oldukça sırıtıyor, kısacası uymuyor.
     

     
     Yersiz durması bir yana, Fable II’nin sosyal etkileşimleri baştan sona yapay ve bayağı. Sosyalleşmek istediğinizde normalde bir rol yapma oyununda olması gerektiği gibi rol yapıp diyalog kurmuyorsunuz. Sadece önceden belirli olan saçma animasyonları harekete geçiren ifadeleri seçip kullanarak çeşitli ölçü çubuklarını istediğiniz tepkiyi alana kadara oynatmaya çalışıyorsunuz. Üstelik karşınızdakinin hoşlandığı ve hoşlanmadığı şeyleri görsel ve ifadesel ipuçlarından da bulmuyorsunuz, bir menü aracılığı ile herkesin düşüncelerini ve tercihlerini görüyorsunuz, bu tam tüm bu süreci bayık ve yapay kılıyor.
     
     Albion’da kötülerle (veya duruma ve tercihinize göre iyilerle) mücadele ederken tek tabanca olmak istemiyor ve dünyaya bir şeyler bırakmak istiyorsanız ününüzü, çeşitli hediyeleri ve repertuarınızdaki ifadeleri kullanıp karakterlerin size aşık olmalarını sağlayabilirsiniz. Bir nikah yüzüğü ve yaşayabileceğiniz boş bir eviniz varsa ilginizi çeken (veya ilgisini çektiğiniz) herhangi bir kadın veya erkek ile (kendi cinsiyetinizden bağımsız olarak) evlenebilirsiniz. Evlenince de seks yapabilirsiniz, ne yazık ki bu sahneler herhangi bir mini oyun içermiyor ve pek bir şey görmüyorsunuz. Doğum kontrol yöntemlerine başvurmazsanız da boy boy çocuklarınız olabiliyor. Evet, Fable II’de de prezervatif denen şey var ve korunmadan gireceğiniz her türlü cinsi münasebet size bebek ve zührevi hastalıklar olarak dönüyor. Neyse ki tek gecede ikisi birden olmuyor. Kadın bir kahramansanız merak etmeyin, hamile kalınca dokuz ay on gün boyunca oturup beklemeniz gerekmiyor, hamile kaldığınız anda zaman hızla ileri sarıp doğum anına geliyor ve yatağınızın ucunda bir beşiğin içinde çocuğunuz beliriveriyor. Hoş, aş erme kısmı olsaymış ilginç olurmuş, özellikle de erkek bir karakterken ve eşiniz hamileyken karınızdan gelen yiyecek görevleri eğlenceli olabilirdi.
     

     
     Bebeğiniz zaman içinde büyüyor ve çocuk olarak size olan sevgisi sonsuz. Doğrusu zor bir maceradan sonra eve döndüğünüzde size koşup sarılan bir çocuğunuzun olması pek bir duygusal ve dokunaklı oluyor, en azından Sims’den daha gerçekçi sosyal ilişkiler açısından. Ancak eşiniz, çocuğunuzun annesi tamamen bambaşka bir olay. Evlilik bu oyunda oldukça zorlayıcı bir şey, hatta bir ayakbağı. Eşlerin en anlayışlı en mahzun olanı bile ilgiye muhtaç, ancak bir oyun oynamakta olduğunuz için yapmanız gereken görevler var, ve böyle maceralı bir hayat tarzı sürerken bir yandan da karınıza istediği ilgiyi göstermek kulağa geldiğinden daha zor. Düzenli olarak evinize uğrayıp ailenizi ziyaret etmediğiniz takdirde bol miktarda dırdıra maruz kalacaksınız. Bu aile içi yabancılaşma devam ederse çok geçmeden sizi boşayacaktır karınız, Albion’u kurtarmak evliliği kurtarmaktan sanki biraz daha kolay olmuş gibi ya, neyse. Anlamsız ifade ve mimiklerinizi kullanıp istediğiniz kadar evlenip çocuk yapabiliyorsunuz ne de olsa, giden gitsin.
     
     Elbette Fable II bu tür dünyevi işlerin ön planda olduğu bir oyun değil, ve bir RPG olarak (veya bir Aksiyon-RPG olarak) dövüş olmadan olmaz. Karınızla ağız dalaşı yapmadığınız zamanlarda tekinsiz topraklarda, şehirlerden uzakta haydutlarla ve çeşitli yaratıklarla kılıç kalkan oynuyorsunuz bol bol. Fable II basit ama bir kadar kullanışlı ve başarılı bir dövüş sistemine sahip. X tuşu normal silahlar için, yani kılıç, balta, mızrak vs. Y tuşu ise menzilli silahlar için, B tuşuyla da büyü kullanıyoruz. Dövüş sisteminin en güzel yanı ise bunları birleştirip kombine ederek akıcı ve etkili saldırılar yapabilmemiz, bu dövüşlerin eğlence katsayısını arttırıyor. X’e birkaç kez basıp önce bir iki güzel kılıç hamlesi yaptıktan sonra tabancanızı çekip düşmanın alnının ortasına hoş bir iz bırakıp üzerine tatlı olarak da bir Inferno büyüsü ile flambe yapın, sıcak bir şekilde servis edin, afiyet olsun. Fable II bu açıdan lezzetli bir oyun, tamam klasik ve ağır RPG’lerin komplike dövüş sistemlerinden yoksun, ama aksiyon oyunlarında pek olmayan hızlı ve renkli dövüşler ile bunu çok iyi dengelemişler. Bu oyuna bundan başkası gitmezdi zaten.
     
     Oyunda üç farklı dövüş öğesini ne kadar çok karıştırarak kullanırsanız (kılıç+tabanca+büyü) o kadar çok deneyim puanı kazanıyorsunuz.  Toplanan deneyim puanlarını silahlarınız için yeni özellikler açmakta, güç veya isabetinizi arttırmakta ve büyülerinizi geliştirmekte kullanabilirsiniz. Brutal ve Dexterous Style’da bulunan tüm seviyeleri açıp aldıktan sonra karşınıza çıkan herkesi ve her şeyi pataklayabilirsiniz demektir. Büyü kullanmak için herhangi bir kaynak kullanmıyorsunuz, ilginç bir yaklaşım olmuş büyü kullanımı için, mana veya herhangi türden bir enerji yok, düşmanlarınıza istediğiniz büyüyü istediğiniz yoğunlukta ve sayıda yapabilirsiniz. Dövüş sistemi kullanım kolaylığı açısından düzgün ve akıcı yapılmış, asla akıl almaz karışıklıkta bir şeye dönüşmüyor, ve haliyle eğlenceli dediğim gibi, ancak tek bir sıkıntı var, bu kadar kolay bir dövüş sistemi bol miktarda düşman gerektirir tam anlamıyla eğlenceli olabilmesi için ama Fable II buna rağmen düşman açısından çok fazla çeşit ve zorlayıcılık sunmuyor.
     

     
     Oyunlarda son yıllarda baş karakterin ölümlüğü konusunda farklı deneyler görüyoruz, genel kanı artık karakterin ölmesinin pek tercih edilen bir şey olmadığı yönünde, bu yüzden HP gibi terimler gittikçe daha az karşımıza çıkıyor ve can seviyesini gösteren yeşil çubuk geçmişe ait bir anı olma yolunda ilerliyor. Lionhead yapımcıları bir kahramanın asla ölmeyeceği düşüncesinden yola çıkarak Fable II’de karakteri bir nevi ölümsüz yapmışlar. Evet böyle masalsı arkaplanı olan bir oyun bir kahraman olarak ölmememiz mantıklı ancak bu demek değil ki zorlanmamalıyız. Fable II’de birkaç dövüş dışında gerçekten beni zorlayan bir şey göremedim, bu da işin tadını kaçırıyor ne yazık ki. Bakalım ne olacak deyip kasten ölmeye çalıştığımda hüsrana uğradım, “Knocked out” olan karakter sadece o dövüşte kazandığı deneyim puanlarını kaybetti ve bir iki ufak yaraya sahip oldu, saniyeler içinde ise tekrar ayaklarının üstündeydi, başarısızlık ve dövüşte kaybetmenin cezası daha fazla olmalıydı. Oyundaki düşmanların çeşitsizliği demiştim, böyle büyük bir dünyaya sahip olan bir oyunun kesinlikle daha geniş bir düşman ve yaratık katalogu olmalıydı. Çıkan yaratıklar en azından daha zor, daha merak uyandırıcı ve korkutucu olsaydı bu kadar olmazdı hayal kırıklığı. Ne de olsa fantastik bir dünyada geçiyor oyun ve fantastik bir oyun dünyası yaratık demektir bol miktarda ve giderek güçlenen ve insanı zorlayan. Sadece Troll’ler gerçek anlamda bir tat verebiliyor ama onlar da pek sık karşılaşacağınız düşmanlar değil. Masal ve fantezi dozajı daha yüksek olmalıydı.
     
     Oyunda dövüşlere ve sosyal etkileşimlere biraz tat katıp güzelleştirmenin en bariz yolu olarak Co-Op görünüyor, yani oyuna yanınıza bir başka oyuncuyu davet edip birlikte oynamak. Online Co-Op Fable II ile birlikte çıkmamıştı, onun yerine sonradan indirilebilir güncelleme olarak sunuldu. Online yanında bir de offline olarak aynı konsol üzerinden iki kişinin oynayabileceği bir co-op modu var. Eğer oyuna başlamadan ayarları yapar ve Online olarak gözükmeyi ve görmeyi seçerseniz, ve eğer bir Xbox Live hesabınız varsa, Fable II’yi o an oynayan herkes ile aynı anda oynuyorsunuz, kendi oyununuz içinde diğer oyuncuları hareket eden (veya duruyorlarsa duran) kürecikler olarak görüyorsunuz, bunlara Albion küreleri deniyor, her küre ayrı bir oyuncu ve o esnada aynı sizin gibi oyunu oynamakta. Bu kürelerle, yani diğer oyuncular ile konuşabilir, elinizdeki eşya ve silahları takas edebilir, onların karakter özelliklerine bakabilirsiniz, ve dilerseniz, iki taraf da kabul ederse online co-op oynamaya başlayabilirsiniz. Bu noktada Fable II online co-op mefhumuna bambaşka bir bakış açısı getiriyor ve klasik lobi anlayışından kurtarıyor bizi, doğrudan oyun içinde görmek hem kolaylık hem de oyunun dinamik bir yapısı olduğunu gösteriyor, böylece tek oyunculu bir devasa online oyun havası yaratıyor. Dilerseniz oyunu baştan sona birlikte oynayabilirsiniz, co-op ile sadece görevleri birlikte yapmıyorsunuz, aynı zamanda NPC’ler ile birlikte iletişim de kurabiliyorsunuz. Co-op’a sonradan dahil olan kişi oyun esnasında kazanılan altın ve deneyimleri paylaşıyor, co-op’tan çıktığında ise kazandıkları asıl karakterine ekleniyor. Paylaşma kısmını oyuna başlamadan önce birlikte karar veriyorsunuz, ne kadarı sunucu oyuncuda kalacak, ne kadarı davet edilende önceden ayarlanabiliyor. Dilerseniz diğer oyuncuyu yancı olarak değil de paralı asker olarak tutabilirsiniz, hani oldu da bir yerde takıldıysanız ve geçmekte zorlanıyorsanız yardım etmesi için birisini tutabilirsiniz, bu şekilde tüm kazanılan “renown” ve altınlar ona gidecek ama deneyim puanının hepsi sizin olacak. Ayrıca iki kişi girilen dövüşlerde ekstra kombinasyonlar yapabiliyorsunuz ve bundan ekstra deneyim kazanıyorsunuz. Biriniz düşmanı tutup havaya fırlatıp diğeri de çekip onu havada vurabiliyor mesela. Sonuçta Fable II’de ne kadar çok düşman öldürdüğünüz değil, düşmanları nasıl öldürdüğünüz önemli, ne kadar renkli bir savaş olursa düşen deneyim de o kadar fazla oluyor, iki kişi dövüşmenin rengi, tadı, kokusu arttığı için deneyim de buna göre artıyor. Oyunu tamamen bitirmek için açmanız gereken Demon Doors isimli kapıların birkaçı sadece co-op ile açılabiliyor, eğer bitirme konusunda takıntılıysanız öyle ya da böyle bir yardımcıya ihtiyacınız olacak.
     

     
     Offline co-op ise biraz sıkıntılı, aslında teknik olarak hemen hemen her şey aynı online co-op ile ama tek fark kiralık asker olarak oyuna davet ettiğiniz ikinci oyuncunun kendi karakterini yanında getirmesi lazım, eğer önceden bir karakteri yoksa hemen oracıkta bir karakter yapabilir veya hazır karakterlerden istediğini seçebilir. Karakterin tüm deneyim puanları ve yetenekleri co-op içine taşınabiliyor ama silahları ve karakter modellemesi taşınamıyor. Eğer ki önceden bir profili varsa bu yancı karakterin, oyundan çıktığında kazandıkları profiline, yani asıl karakterine transfer oluyor.
     
     Co-op’da pek eğlenceli olmayan birkaç yön daha var, mesela asıl oyuncu bir menüye girdiğinde veya bir dükkandan alışveriş yaparken yancı oyuncu o esnada herhangi bir şey yapamıyor çünkü oyun onun için duraklatılmış hale geliyor. Bir diğer can sıkıcı unsur ise kamera. Hem online hem de offline co-op tek bir ekran üzerinden oynanıyor, ayrık ekran yok, haliyle kamera açısı da iki oyuncuya göre ayarlanabilecek en uzak noktaya geliyor, bu da epey geriden ve yukarıdan gösteren bir kamera açısı oluyor. Co-op’da kamerayı özgürce döndürüp çevirip yakınlaştırma veya uzaklaştırma da yapamıyorsunuz, sadece asıl oyuncunun arkasına gelecek şekilde merkezlenebiliyor, yancı oyuncu için kendini arka planda hissettirecek bir şey. Co-op’da arkadaşınıza saldırıp onu öldüremiyorsunuz (üzgünüm Brütüs ruhlu oyuncular), birlikte NPC’leri kesebilirsiniz yaratıkları olduğu gibi ama birbirinize zarar veremiyorsunuz kesinlikle, ve ayrıca yancı oyuncunun bir köpeği de olmuyor ve tamamen asıl oyuncunun köpeğine bağımlı oluyor. Co-op’da yancı oyuncuların işe yaradığı eğlenceli bir yön ise kiralık katillik. Oyunda eşinizden (karı veya koca neyse artık) kurtulmanın tek hızlı ve kesin yolu onu öldürtmek, daha doğrusu co-op yancısının öldürmesi, çünkü siz öldüremiyorsunuz, boşanma talebi gelmesini bekliyorsunuz, öte yandan yancı arkadaşınız hiç zorlanmadan hayat eşinizi temizleyip sizi bu dertten kurtarabilir, eğer o evlilikten doğmuş bir çocuğunuz varsa onu da kasabanın yetimhanesinde bulabilirsiniz.
     

     
     Nasıl bir kahraman olmak istiyorsunuz peki bundan sonra? Aile babası, tek tabanca, müzmin bekar, çok eşli bir libido çeşmesi mi yoksa kötü bir katil, veya herkesin dostu bir iyilik meleği. Ya da önce herkesin dostu olup sonra hepsini Temple of Shadows’a götürüp kötü tanrıya adak olarak mı sunmak istersiniz? Seçim sizin. Ancak sanmayın ki bu seçimler ve oyundaki iyilik-kötülük çok büyük farklar ve değişiklikler sunuyor. Evet, karakterinizin dış görünüşü ve diğer insanların size bakış açısı değişiyor, ancak dünya üzerinde çok büyük şeyler beklemeyin, ancak bu bile oldukça etkileyici olmuş bence. Oyunda sadece iyilik/kötülük dengesi yok, aynı zamanda bir saflık/yozlaşma dengesi de var. İyi bir kahraman olup aynı zamanda yozlaşmış bir insan da olabilirsiniz. Sürekli kiraları arttırıp hanlarda içerek vaktinizi geçirirseniz ruhunuz ve bedeniniz yozlaşmaya başlar. Peki diyelim bir grup köleyi kötü efendilerinden kurtardınız, onları özgür mü bırakırsınız yoksa feodal yapının gerektirdiği gibi başka bir efendiye mi teslim edersiniz? Fakirlere yardım edip sağlıklı beslenirseniz sadece iyi değil aynı zamanda temiz bir kahraman oluyorsunuz. Bu iki denge üzerinde oynayarak oldukça çeşitli karakterlere sahip olabiliyoruz.
     
     İlk oyunda olduğu gibi siz kötüleştikçe dış görünüşünüz de şeytani bir hale bürünüyor, başınızdan boynuzlar çıkıyor, iyi davrandıkça da kafanızda bir hare beliriyor. Saflık – yozlaşma seviyeniz ise vücudunuzun şeklini değiştiriyor, fazla alkol tüketip sık sık et yerseniz haliyle şişmanlıyorsunuz ve bu sefer de cimri şişman tefeci görünümüne bürünüyorsunuz. Formda kalmak için yediklerinize dikkat etmeniz lazım. Ayrıca eğer iyi bir insansanız co-op’da yanınıza davet ettiğiniz yancı kötü olduğunda insanlar biraz ters bakabilir size. Bu gibi kararlar hem karakterinizi zenginleştiriyor hem de oyundan alınması muhtemel zevkleri çeşitlendiriyor, dünyaya çok kalıcı ve büyük değişiklikler olmuyor ama yine de çok eğlenceli. Diğer yandan sizi en çok etkileyecek ve düşündürecek olan bir takım seçenekler de var. İyi veya kötü olmayı seçmek aslında çok da ciddi kararlar değil, çünkü istediğiniz zaman taraf değiştirip kişiliğinizi değiştirebilirsiniz, bir süre uğraşırsanız karanlıklar prensinden  Aziz Patrick’e dönebilirsiniz. Fable II’de az da olsa daha ciddi seçenekler var, mesela karşınıza çıkan bir seçenek sizden yüklü miktarda deneyim puanı isteyebilir, veya altın. Ahlaki davranışların ön planda olduğu bir oyunda dünyevi varlıkları ilgilendiren seçimlerin daha çok zorlayıcı olması aslında kötü bir şey, tam tersi olması gerekiyordu.
     

     
     Toparlayacak olursam, Fable II, ilkinin ışığında emin adımlarla yapılmış ve türün oyuncularını rahatlıkla memnun edebilecek kapasiteye sahip bir oyun. En azından eğlenceli ve farklı olduğu için Albion’da harcadığınız zamana kayıp gözüyle bakmayacaksınız. Dövüş sistemi basit ancak hızlı ve etkili, kombine saldırılar ise çok eğlenceli. Oyunun atmosferi, dünyanın yapısı, gece gündüz geçişleri sizi sıkmadan saatlerce oynamanıza olanak sağlıyor. Sosyal yönü konusunda bir eksiklik var, ilk oyunda sırıtmıyordu ama bu oyun çok daha ciddi bir atmosfer sunarken sosyal etkileşimler aynı basitlikte ve komik ifadelerden öteye geçemiyor. Asıl görevler dışındaki öğeler bir nebze eğlenceli ama devamlılığı yok, kısa yoldan bol para kazanmak için bir süre katlanmanız gereken bir şey, zorunlu askerlik gibi bir görev sanki. Oyun içinde HUD kullanılmaması ve tüm işlevi köpeğin yapması daha gerçekçi kılmış oyunu ve Dead Space’de olduğu gibi ayrı bir tat katmış. Velhasıl-ı kelam, Fable II güzel ve başarılı bir devam oyunu, getirdiği yenilikler getiremediği yeniliklerin eksikliğini giderir cinsten olduğu için de oynanabilirliği yüksek. En azından ilkini oynayıp beğenen herkes bunu da beğenecektir. Denemeye değer.  

Crysis Warhead

Crysis Warhead
OYUN TÜR: FPS
YAPIMCI: Crytek Budapest
DAĞITICI: EA
EDİTÖR : holy damien
OYUNCU SAYISI: Min: 1 Max: 32
ONLİNE DESTEĞİ: VAR
RESMİ SİTESİ: Tıklayın
ÇIKIŞ TARİHİ: 16 Eylül 2008
     Savaş başlığı deyince aklınıza ne geliyor? Hem patlayıcı hem de yanıcı özelliği olan bir nesne. Savaş başlığı demek, az ve öz bir biçimde yıkım demektir. Bunu anlamak, geçen senenin en sağlam ve en çok sükse yapan FPS oyunlarından birisi Crysis’in devamı olarak yapılan ve ilkinden bağımsız olacak Crysis Warhead’i anlamak için önemli bir husus. Hatırlatmakta fayda var, Crysis Warhead, doğrudan Crysis’in bıraktığı yerden başlayan bir devam oyunu değil, hatta Crytek CEO’su Cevat Yerli’nin söylediği üçlemeden birisi hiç değil. Warhead, Crysis’in yardımcı karakterlerinden birisine odaklanan bir yan hikâye. Bu karakterin adının Psycho oluşu, oyunda neler ile karşılaşacağımız konusunda biraz ipucu vermiyor değil.
     
     Crysis, tek kelime ile (tamamen milliyetçi duygulardan yoksun bir biçimde) “güzel” bir oyundu. Çıkmadan aylarca önce ortalığı kasıp kavurmaya başlamış, merakımızı çekmiş ve en sonunda çıkması ile dünya çapında ün ve beğeni kazanmıştı. Tek sorun oyunu layığı ile oynamak için bilgisayarınıza ufak bir servet dökmeniz gerekiyordu, bugün bile çıkan son teknoloji ürünler zar zor kaldırabiliyor Crysis’i. Crytek bir süreden beri güçlü CryEngine 2.0 üzerinde çalışmakta, yoğun bir biçimde optimize etmekle uğraşıyor Yerli ve ekibi, bu sefer amaçları aynı grafik derinliğine ve kalitesine sadık kalarak oyunun genel kare hızını %10-20 arasında arttırıp hızlandırmak. Oyun çıktığında, grafik ve performans ayarları yüksek (high) olarak ayarlanarak 700-900 dolarlık sistemlerde sorunsuz çalışabilecek deniyor. Bu kısmı ne derecede gerçekleşecek merak konusu.
     


     
     Dönelim oyuna, 2007’de çıkan Crysis’in en çok ilgi toplayan yönlerinden birisi, size bir bölümü geçmek için kendi yolunuzu yaratma imkanı sunmasıydı. Etrafa ateş ve yıkım saçarak Battal Gazi usulü ilerleyebilir (ki oyun daha çıkmadan bir düşmanı tutup öbürünün üzerine fırlattığı görünce Nomad’in “aha Battal Gazi” demiştim) ya da daha sinsi ve sessiz bir yöntemi tercih edip kenardan köşeden dolaşıp düşmanları tek tek indirerek ilerleyebilir, en olmadı kimi kısımları koştura koştura arkanıza bakamdan es geçerek ana görevleri tamamlayacak şekilde ilerleyebilirsiniz. Bu şekilde oldukça fazla sayıda değişik oynanışı kullanarak bitirebileceğiniz bir oyun demek Crysis, EA ve Crytek yakında çıkacak olan bağımsız Warhead eklentisi ile bu formülü aynen kullanmayı planlıyor. Oyundan ufak bir kuple göstermeyi lütfetti Crytek, ilk izlenimlere şöyle bir göz atalım şimdi.
     
     Bir çok açıdan Warhead, Crysis’den farklı bir oyun aslında. Warhead’in nasıl bir oyun olduğunu merak ediyorsanız Crysis’i alın ve aksiyon oranını arttırın. Bu oyun biraz daha erkeksi bir FPS olacak gibi, devasa silahlı çatışmalar ve patlamalar bakımından oldukça zengin. Hatta, ilk Crysis oyunu için buna nazaran daha akıl gerektiren bir deneyimdi diyebilirim.Crysis, tam bir kedi fare oyunu idi tropik bir ormanda geçen, Warhead ise o ormana havaya uçurmak ile ilgileniyor. Warhead, selefi ile aynı zaman çizelgesini takip etmekte, bu sefer Nomad olarak değil, Çavuş Michael Sykes, nam-ı diğer, Psycho olarak oynuyoruz. Kendisi ilk oyundaki kahramanın kankası olan İngiliz aksanlı iri yarı komando arkadaş, Crysis’in ortasında kendi başına bir yol seçip ekipten ayrılarak hareket ediyor, ve oyunun sonunda tekrar çıkıyordu, hatırlarsanız bir uçak gemisinin uçuş güvertesinde ele geçirilmiş bir uzaylı savaş makinesi ile birlikte buluyorduk kendisini. Psycho’nun başından neler geçti ve nasıl oldu da öylesi devasa bir ganimete kondu? İşte bunlar Warhead’in hikayesini oluşturan şeyler. Yapımcıların dediğine göre Psycho’nun yaptıkları, en az Crysis kadar uzun bir oyun olacak. Warhead, asıl oyundan kesilerek özel olarak yapılan tek seferlik bir oyun olduğu için de, uygun ve doğru bir sona sahip olacak, en azından yapımcılar bunu iddia ediyor.
     


     
     Crysis bir milyondan fazla satmış olabilir, ve bir çok ödülü de kapmış olabilir, ancak Cevat Yerli bu konuda şunları söylemekte: “Geliştirme ve iyileştirme yapılabilecek bir çok alan var daha ve Warhead ilk oyunla ilgili gelen şikayetlerin bir kısmını gidermeye yönelik olacak. Bazı oyuncuların, oyunun sonu ile ve bazı kısımların doğrusallığı ile ilgili sıkıntıları oldu, bir kısmı da çevre ile daha fazla etkileşimli olmasını istedi. Warhead ile bunları hesaba katarak daha erişilebilir ve revaçta olacak bir şeyler yapmayı hedefliyoruz.”
     
     Warhead’in Skyes hakkında olacak olması, daha iyi bir hikaye anlatımı getirilmesine yardımcı oluyor. Crysis’de kahraman kimliği pek öne çıkmayan, yüzü görünmeyen bir askerdi, ve oyundaki her şey birin şahıs gözünden görülüyordu. Warhead için tasarımcılar daha standart üçüncü şahıs ara görüntülerine doğru bir kayma düşünüyor ve bu ara sahneler Skyes’ın göründüğü şekilde olacak. Skyes’ın oldukça renkli bir karakter olduğunu da unutmamak lazım. Yontulmamış bir elmas olarak betimliyor oyunun kıdemli tasarımcılarından Bernd Diemer kendisini. Bir şeyleri havaya uçurmayı seven bir adam, Hatice ile fazla uğraşmayıp, doğrudan netice ile ilgilenen ve bu işlemi de hızlı tutmayı seven bir adam, düşünmeye, şüpheye ve konuşmaya fazla vakti yok deniyor onun için. Oyunun adı da işte buradan çıkıyor, patlayıcı, agresif ve doğrudan bir karakter olan Psycho, oyunda bunlar göz önünde tutularak ilgi çekici yollar ile gösterilmek istenmiş.
     


     
     Warhead’da daimi olarak patlamaya ve aksiyona çok fazla yer ayrılmış, bunu destekleyecek üç yeni silah çeşidi var. Patlayıcılar ve bir bomba atar var, bunlar önceden programlanıp temas üzerine patlayacak şekilde veya uzaktan kumandalı bombalar şeklinde ayarlanabiliyor. Yeni otomatik silahlar da var ayrıca, hafif makineli tüfekler oldukça ilgi çekici şahsen, her zaman için iki SMG alıp aynı anda ikisini birden ateşlemeyi sevmişimdir.
     
     Oyun yapımcıları oyunun başlarından bir bölümü oynayarak gösterdiklerinde (bölümün ismi Ambush) daha ilk dakikada yoğun ve kıvamında bir aksiyon ile karşılaşıldığını görmemek elde değil. Asker taşıyan araçlar dört bir yandan gelip alana donanma askerlerini bırakıyor, jetler sağı solu bombalayarak üzerinizden sağır eden bir sesle geçiyor, telsiz anonslarla dolup taşıyor. Crysis’in ilk bölümü olan Assault gibi düşünün, ama oradaki enerji ve hareket aynı yüksek derecede baştan sona korunmakta. Gürültülü ve telaşlı, ancak yapımcılar Call of Duty tarzında lineer bir oyun yapma çabası içinde değiller bunlarla. Warhead, serinin nanosuit felsefesini devam ettirmekte, ileri teknoloji ürünü zırh ile güçlerinizi, taktiklerinizi ve stratejilerinizi savaşın ortasında değiştirme olanağı aynen devam ediyor. Savaş alanları bu sefer de geniş ve açık, bu da savaşırken önünüze bir çok farklı opsiyonu tercih etme şansı sunuyor. Oyunun temelinde bu sefer de hız, güç ve gizliliği ortak kullanmak yatıyor bir yere kadar.
     


     
     Warhead, Crysis ile eşzamanlı olarak geçtiğinden ilk oyunda olan çoğu şeyi tekrar görecek olmak sizi şaşırtmayacaktır diye düşünüyorum, mesela tanklar ve helikopterler. Yine de, Warhead birkaç yeni araç içeriyor. Yeni bir zırhlı personel taşıyıcısı var mesela, bir de farklı tipte silahlar ile donanmış çeşitli türleri olan bir ileri keşif aracı var. Dahası da olacağı yönünde bilgiler aldık hem araç hem de silah yönünden ancak gösterilen ufak bölümde görebildiklerim bunlardı.
     
     Yerli ve Crytek firması için Warhead, Crysis’in yeniden piyasaya sürülmesi önemini taşıyor. Crytek programcıları son bir yılı oyun motorunu optimize etmek ve ayarlamakla harcamış, hem performansı hem de görselliği iyileştirmek için. Warhead, yenilik olarak bir partikül sistemi taşıyacak, ve bir de görsel kaliteyi neredeyse performansı hiç etkilemeden yükseltecek olan bir küresel çevre ışıklandırma sistemi olacak. Detay bakımından da gelişmeler var, insanların cildi üzerindeki sivilcelerden tahta plaka üzerindeki çizgilere kadar hem de. Cevat Yerli tüm bunların DirectX 9 ile yapıldığını söylemekte, Vista’ya geçmeyen ve geçmek istemeyenler için sevindirici bir haber. Crysis çıktığından beri neredeyse bir yıl olacak ve bu süre zarfında PC sistemlerinde birçok teknolojik gelişme yaşandı. Vista için Service Pack 1 çıktı ve grafik kartı üreticileri sürücü desteğini geliştirdi. Yeni nesil grafik kartlarından bahsetmiyorum bile. Bu tip şeyler Crysis gibi bir oyun için çok önemli. Bir de son bir yıl içerisinde bir çok oyuncu bilgisayarlarını yeniledi, veya sistem iyileştirmesi yaptı, bu da önemli bir nokta. Crytek ekibi, Crysis, veya Warhead’in sadece pahalı sistemlerde çalışacak bir oyun olduğu imajını yıkmak istiyorlar, hatta bunu kanıtlamak için parçaları tamamen internet üzerinden alınan ve toplamda 652 dolara mal olan bir sistemde yükleyip oynadılar. Performans, grafik seviyesinin yüksekte olmasına rağmen şaşırtıcı bir biçimde akıcı ve temizdi.
     
     Crytek Budapeşte stüdyosu çalışanları, Crysis Warhead’in yapay zeka konusunda daha gelişmiş olacağını, ve daha karmaşık taktik ve önceden kurgulanmış olaylar açısından zengin olacağını vaat ediyorlar. Crytek, Crysis’den bir çok ders almışa benziyor, bunlardan en önemlisi de ne kadar güzel bir oyun yaparsanız yapın, bir yerlerde birileri gidip korsanını alacak ve dağıtacaktır. Cevat Yerli korsan konusunda oldukça hassas, ve Warhead için daha sıkı koruma önlemleri almayı, bir takım fedakarlıklar yapmak pahasına kabul etmişe benziyor. Crytek daha önceden PC’ye özel oyunlar yapmaktan vazgeçtiğini duyurmuştu, Crysis Warhead, firmanın PC’ye özel çıkartacağı son oyun olarak biliniyor ancak asıl kararı Warhead çıktıktan sonra verecekler, bu hususta da Warhead, son şans olarak ortaya çıkacak bir deneme oyunu. Bir de oyun hakkında haberler sızdırıp insanları heyecanlandırmanın ters tepebileceğini görmüş olacaklar ki fazla heyecan uyandırmadan ve bekletmeden, öncesinde de çok heveslendirmeden çıkartacaklar Warhead’i. Crysis Warhead, sonbaharda piyasaya çıkacak. Hep birlikte bu “Crysis Reloaded” sürümü bu sefer nasıl sonuçlanacak göreceğiz.  
     

                                                                                                                  


     

                                                                                                                  

Need for Speed Undercover

Need for Speed Undercover
OYUN TÜRÜ
: Yarış
YAPIMCI
: EA Blackbox
DAĞITICI
: EA
EDİTÖR
OYUNCU SAYISI
: Min: 1 Max: 8
ONLİNE DESTEĞİ
: VAR
RESMİ SİTESİ
ÇIKIŞ TARİHİ
: 21 Kasım 2008
: 21 Kasım 2008
: 21 Kasım 2008
: 21 Kasım 2008
: 21 Kasım 2008
: 21 Kasım 2008
: 21 Kasım 2008
: 21 Kasım 2008
      Need For Sped: Undercover
     
     Mutlaka vardır çevrenizde; sürekli adrenalin salgılayan, içi kıpır kıpır insanlar. Kontrolü ele aldıklarında bırakın son model arabaları 58 model chevrolet’i bile bir canavara çevirirler. İşte o chevrolet bir canavara dönüştüğünde yan koltukta gözleri kapalı bir şekilde, arabaya sımsıkı yapışan sizseniz vay halinize! Değil mi ama? Hepimizin içinde az-buçuk vardır hız tutkusu. Aynı zamanda ona engel olan korkularımız. İşte sırf bu yüzden hep içimizde kalmıştır 150’nin üstüne çıkmak. Belki yerini tutmayacak ama sanal ortamda bunu yapmak mümkün. Tabi ya Need For Speed diye bir şey var. En azından tehlikeli değil. Ya da öyleydi. Zira şu sıralar Need For Speed oynamak fena halde tehlikeli. Akıllara zarar valla. Ruh halinizi bir düşünün. Hadi şimdi giden atlayın bir BMW’ye ve adam gibi ölün. En azından acı çekerek kafayı üşütmekten iyidir. Şakası bir yana EA’nin başarısız simülasyon denemesi Pro Street, Need For Speed markasına bir çamur gibi yapıştı. Marka diyorum çünkü hala bu ismi duyduğunuzda ne kadar heyecanlandığınızı tahmin edebiliyorum. Öte yandan itiraf etmeliyim bende aynı duydular içerisindeydim. Bu yüzden serinin durumunu biraz dramatikleştirirken bir art niyetimin olduğunu sanmayın. Ne diyorduk? Ha! Pro Street’ten kısa süre sonra duyurulan Undercover işte bizleri böyle heyecanlandırmıştı. İlk gelen görüntüler ve videolarla oldukça etkilenmiştik, hatta Most Wanted’a benzediği yönüyle serinin geleceği hakkında birçok tahminde bulunmuştuk ki, her sene başımıza gelen olay yine es geçmedi. Tahminler her zamanki gibi olumluyken, oyun sonrası düşünceler yine aynı.
     

     
      Kızları için oynadığımız tek oyun
     
     Need For Speed serilerinde genellikle sokak yarışçısı ya da profesyonel pist sürücüsü olarak hayat bulduk ve bu senaryo boyunca polislerle birçok kez mücadelelere girdik. Yeni oyunda ise, roller tam tersine dönüyor ve polis olarak göreve başlıyoruz. Görevler boyunca sokak mafyalarının yaptıkları kirli işleri ortaya çıkarıyoruz. Ve tabi görevleri gerçekleştirirken birbirinden güzel bayanları görme fırsatı yakalıyoruz. Bu bayanların en başında filmlerden hatırladığımız ünlü manken Maggie Q geliyor. Böylece oyunu katlanmak için önümüzde güzel bir sebep beliriyor. Ancak maalesef bu güzel bayanımızda konuya doğru düzgün yedirilememiş. Çünkü senaryo haddinden fazla anlaşılmaz ve karmaşık bir yapıda. Senaryoda bir sürü açık olduğu gibi birbiriyle alakasız bir sürü durum söz konusu.
     
     Oyunu açtığımızda her Need For Speed oyununda olduğu gibi videolar karşımıza çıkıyor. Görevlere genellikle Most Wanted:’da olduğu gibi videoların bittiği yerden başlıyoruz. Oyuna başlar başlamaz ilk gözümüze çarpan oyunun 2000’li yıllardan kalma grafik motoru oluyor. Oyundaki modellemeler ve kaplamalar fena halde kötü. Harita eski Need For Speed oyunlarına göre birkaç kat büyükken, bu kadar ruhsuz bir şehir ve bayıcı tasarımlar görmek, haritanın büyüklüğünü neredeyse yok etmiş. En başta oyundaki renkler gerçekten feci halde sıkıcı cinsten. Sürekli aynı tip ve koyu renkler kullanılmış. Sokak ve bina duvarlarından tutunda yol ve gök modellemesine kadar sürekli mor, siyah ve kahverengi renklerin kullanılması birbirini sürekli tekrar eden bölgelere dönüşmüş. İşte bu yüzden harita ne kadar büyük olursa olsun, çevredeki farklılıklar sanki birkaç ağaç ve bina sayısının eksikliğiymiş gibi geliyor insana. Aynı zamanda çevredeki evlerin kaplamalarında bırakın pürüzlü bir tasarımın olmasını, sürekli aynı tip evler görüyorsunuz. Hele bir ağaç ve çalı tasarımları var çok açık söylüyorum paint’te çizilmiş hissi uyandırıyor. 2 boyutlu olmaları bir kenara kağıt karton gibi duruyorlar. Oysa bu kadar boş tasarım içinde ağaçların yapraklarına rüzgarla birlikte oynama efektti filan verilse en azından şehirde bir canlılık görülebilirdi. Şehrin ruhsuz olduğunu söylemiştim, evet bunu perçinleyen ikinci bir somut delilse, çevrede hiçbir insanın olmayışı. Ne çevrede kaldırımda yürüyen ne de yarışları bir kenarda talip eden insanlar var. Hangi çağda yaşıyoruz anlamıyorum, çevrede insanın olmadığı koca bir şehir ne işe yarar ki? Bu artık oyunlarda klasik haline gelmesi gereken, küçük bir çocuğun bile göz ardı edemeyeceği bir özellikken, sabıkalı oyun stüdyosu Black Box bunu nasıl göz ardı ediyor anlamak gerçekten güç. Bunların yanı sıra oyunun tamamı gündüz saatlerde geçiyor. Pro Street’i seriden baya farklı olduğu için görmezden gelirsek, Need For Speed oyunlarında gece-gündüz-gece şeklinde belirli bir oyun düzeni var. Undercover’da da halka aynı şekilde devam ediyor. Oyun gündüz saat aralıklarında geçtiği için gölgelendirme ve ışık çarpması gibi özellikleri rahatlıkla görebiliyoruz. Oyunda ışık vurması başarılı bir şekilde tasarlanmış. Özellikle araçlarla giderken arabanın arkasına çarpan güneş ışıklarını rahatlıkla görebiliyorsunuz. Aynı zamanda ağaçların ya da çalılıkların arasından sızan ışıkları görmek mümkün. Işık çarpması bu derece başarılıyken, gölgelendirmenin bu kadar başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim. Bilhassa ağaçların sonra arabaların gölgeleri oyuna tam anlamıyla yedirilememiş. Tüm bunlardan anlaşılıyor ki, Black Box’ın GPS sistemiyle ancak çözülebilen devasa haritası, sürekli aynı renklerin kullanılması ve boş tasarımlarıyla birçok noktada sınıfta kalıyor.
     

     
      Ah şu arabalar da olmasa…
     
     Need For Speed Undercover harika kızlarından sonra arabaları için oynanılmaya değer. Her Need For Speed oyununda olduğu gibi piyasadaki birçok canavarı kullanabiliyoruz. Oyunda tamı tamına 57 adet birbirinden güzel arabalar yer alıyor. Bunlardan Porsche serisi arabaları, Nissan 350z, GTR, Lamborghini, Lotus Elise ve Toyota Supra gibi arabalar başı çekiyor. Bölümler ilerleyip, suçluları saf dışı bıraktıkça yeni arabalar alçılıyor. Ancak maalesef arabaların performansları oyuna iyi bir şekilde aktarılamamış. GTR kullandığınız halde peşinizdeki polislerden kurtulmak çok saçma bir hale dönüşüyor. Polisler haddinden fazla peşinizde kalıyor ve size çabucak yetişiyorlar. Ayrıca geniş açılı kamerayla sıkı anlamda takibe aldım; peşimize düşen polisler çevredeki arabalara çok nadiren çarpıyorlar (hoş zaten ne kadar araba var ki) ve yolda neredeyse tekerlekleri dahi dönmeden hareket ediyorlar. Bu yönüyle de oyun saçma bir düzene giriş yapıyor. Buna ek olarak neden peşimize polisler takılıyor diye soracak olursanız, inanın bende anlamadım! Yazının başında da dediğim gibi senaryoda birçok ismi konulamayan ve kapatılamayan açıklar ve saçmalamalar var. Açıkçası zaten Pro Street’de belirlenen oyun adından ve kurulan senaryodan sonra, iyi bir senaryo beklemiyordum oyundan. Araç kullanımı bu şekildeyken araç tasarımları ortalamanın üzerinde. Carbon’da olduğu gibi cam gibi değiller ancak Most Wanted’daki kadar başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim. Ayrıca unutmadan, oyundaki modify seçenekleri oldukça yeterli düzeyde. Jant, kaput, renk, performans, turbo ve daha birçok ayarlamayı yapabiliyoruz. Ancak itiraf etmeliyim, Carbon’daki kadar özgür değilsiniz. Zaten Carbon’daki mofiy seçenekleri bir yerden sonra saçmalıyordu. Sonuç olarak; güncel araçların bulunması ve yeterli seviyedeki modifikasyon seçenekleriyle Undercover, bu konuda çok yüksek olmasa da, diğer özelliklerine göre iyi puan almayı hak ediyor.
     
      Mod’larıyla Undercover
     
     Undercover, diğer yarış oyunlarında görmeye alıştığımız mod’lardan farklı yeni mod’lar oyuna sunuyor. Ancak tabi ki, bu mod’lar yarış oyunlarında devrim yaratacak cinsten değil. Kayda değer mdo’lar arasında bir dakika modu ve rakibe yetişme modları oyunculuk seviyenizi yükseltmeye yarayacak türde. Bir dakika modunda, rakibi bir dakika içinde geçmeniz gerekiyor. Rakibe yetişme modunda ise belirli zaman ve yol aralıklarında rakibe yetişmeye çalışıyorsunuz. Diğer mod’larda ise polislerden kaçmak ve izinize kaybettirmek gibi çeşitlilikler var. Bu son iki modu arkadaşlarınızla oynamak oyunu tüm bu özelliklerine rağmen eğlenceli kılabiliyor. Zaten kolay ve basit oynanabilirliğe ve yapay zekasıyla oyunda tek kişili olarak pek fazla zaman harcayacağınızı düşünmüyorum. Bu yüzden oyunu çoklu olarak oynamak tek seçenek. Ancak bunun içinde oyunun kötü ötesi grafiklerine katlanabilmeniz gerek. Eğer gözüm kapalı araba sürerim diyorsanız çoklu olarak denemenizde fayda görüyorum. Genel olarak orta seviyelerdeki zorluk seviyesiyle önümüze çıkan Undercover oynayış olarak çok gerilerde. Şehrin hareketsiz olması, başarısız grafikler, atlanılan birçok nokta ve oyunun genelinde mevcut eksiklikler dolaysısıyla Undercover oynayış olarak geçer not alamıyor ve bu serinin hayal kırıklıkları başlığı altında güzel bir yere çakılıyor.
     

     
      Final Bölümü
     
     Sonuç ne olursa olsun, nedenini, nasıl olduğunu bilmeden bir anda kendimizi bu üç kelimenin ortasında buluyoruz. Bu seri oyunları son zamanlarda ne kadar kötü olsada bir şekilde bizleri içine çekiyor. Hatta oyunun çıktığı haftada aldığı bunca olumsuz yoruma rağmen satış listelerinde hala ilk üçe girebiliyor olması bunu kanıtlar nitelikte. Ama bunun da bir yere kadar gidip, orda tıkanıp kalacağı şüphesiz. Ayrıca EA Undercover başarısızlığından sonra Black Box stüdyosunu kapatarak en büyük cezayı çalışanlara verdi sanırım. 1000 kişiye yakın çalışan, sevilen bir isim ve harcanan onca parayla bu isim nasıl bu hale getirildi, gerçekten düşünmek gerek. Sonuç olarak belki firma değişikliğiyle Need For Speed kendine gelebilir ancak bunu yine zaman gösterecek. Şuan incelemesini yaptığım Undercover’sa bu markanın en başarısız oyunlarından biri olarak hafızamıza kazınıyor.
     
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
Üyelik sayfamızdan ücretsiz üye olabilirsiniz.

 
(3 Yorum)
Ellerine sağlık, çok başarılı bir inceleme olmuş. Benim de oyun hakkında bazı yorumlarım olacak. Öncelikle dediğin gibi Pro Street'ten sonra Undercover'da tam bir hayalkırıklığı. Grafikler eski (DirectX 11 gelecek, böyle bir oyun hala DirectX 9, pixel shader 2.0 kullanıyor), eski oyunlarda yer alan özellikler yok (gece-gündüz, iç mekan kamerası, replay modu!), videolar oyunla hiçte paralel gitmiyor, ikisi farklı tel çalıyor. Şehir yazıda da bahsedildiği gibi çok tektüze, yapılar birbirini tekrar ediyor ve renklerinde etkisiyle fazla monoton. Artık şehiriçinde geçen bir yarış oyunu yapılacaksa kesinlikle 'insan' unsuru oyuna katılmalı. Tamam belki midtown madness mantığını içerirse saçma olabilir ama en azından arabaların giremediği yerlerde, örneğin parklarda yürüyen, kaykay yapan insanlar görmemiz oyuna farklı bir boyut kazanabilir. Oyunda hatalarda mevcut. Örneğin güneş arabaya önden vuruyor fakat gölge yanda oluşuyor. İlginç. Seriye heyecan getiren tek özellikse, online Cops&Robbers modu. 2-4 kişiden oluşan grupların hırsız-polis olup birbirini kovalaması gerçekten heyecan verici. Bunun dışında arabalarda başka bir güzel etmen olarak sayılabilir fakat arabalar için bir oyun oynayacaksınız 57 model barındıran NFS yerine 700 araba içeren GranTurismo serisini öneririm. Ben, serinin başarısız olmasını daha çok EA ve EA Black Box'ın yöneticilerine bağlıyorum. Black Box ekibinde çok sağlam adamlar var. Örneğin NFS'nin baş grafik tasarımcısı Wilson Tang, eskiden Transformers ve Iron Man gibi filmlerin özel efektlerini yapan Industrial Light&Magic'te yine baş teknik sanatçısı olarak yer almış. Nitekim autosculpt Sonra body-kit gibi modifiye parçalarını tasarlayan kişiler arasında Mclaren'ı tasarlamış Andy Blackmore yer alıyor. Yani demek istediğim altlarında oluşturabilecekleri en iyi ekip var. Fakat yöneticilerin son 3 oyundur farkına varmadığı şey, oyunu multi-platform olarak geliştirmeleri. Öyle ki aynı ekip bir yıl içinde oyunu 8 farklı konsol için geliştiriyor. Tek bir platforma yönelik oyun yapmadıkları için haliyle biz de burada mağdur oluyoruz. Sanmıyorum ki ekiptekilerde bunun bilincinde olmasın. Fakat Electronic Arts'ın yeniden yapılanması bizim lehimize bir olgu. Ekipler artık 150-200 kişiden değil 35-50 kişiden olacak. Yapım sürecinin uzayacak olmasına rağmen, ekipler arasındaki koordinasyon fazla olacağından daha kaliteli yapımlar bizi bekliyor olacak.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...